İstanbul Uluslararası Oda Müziği Festivali’nin altıncı edisyonu, 6 Eylül’de Süreyya Operası’nda başlayan programıyla oda müziğini yeniden canlı bir karşılaşma alanı olarak kuruyor. 24 Eylül’e dek sürecek festivalin asıl meselesi, büyük repertuvarı büyük isimlerle sunmaktan ibaret değil. Festival, müziğin en az dinleme kadar birlikte düşünme, çalışma ve kuşaklar arasında aktarılma biçimi olduğunu hatırlatıyor. İstanbul’un sonbahar takviminde kalabalık sahneler ve yüksek sesli etkinlikler öne çıkarken, Kadıköy’deki bu program ölçüyü küçültüp teması çoğaltan bir öneri getiriyor.
## Beş kişinin kurduğu geniş ses dünyası
Açılış konserinde kemancılar Fedor Rudin ve Alexandra Soumm, viyolacı Máté Szűcs, çellist Lydia Shelley ile piyanist Julien Libeer aynı sahneyi paylaştı. César Franck ve Antonín Dvořák’ın piyano beşlilerinden oluşan program, festivalin yönünü de açık etti: Burada oda müziği, tarihsel olarak güvenli kabul edilen bir repertuvar vitrini değil; her sesin diğerini dinlemek zorunda olduğu kırılgan ama güçlü bir ortaklık modeli. Beşlinin Türkiye’deki ilk ortak sahnesi, bu nedenle yalnızca takvime eklenmiş uluslararası bir konser değil, İstanbul dinleyicisinin farklı yorum geleneklerini aynı akşam içinde duyabilmesi için kurulmuş yoğun bir dinleme imkânıydı.
Süreyya Operası bu yaklaşım için yalnızca estetik bir fon da sayılmaz. Kadıköy’ün gündelik hareketliliğinin içinde, dikkat isteyen bir müzik formuna ev sahipliği yapan yapı; konser salonunu şehirden koparan değil, şehirle müzakere eden bir mekâna dönüştürüyor. Oda müziğinin dinleyiciden talep ettiği yakınlık, salonun ölçeğiyle birleşince yıldız solist fikrinden çok karşılıklı sorumluluk duygusu öne çıkıyor. Bir temanın kimden kime geçtiği, bir susuşun hangi enstrümanın önünü açtığı, bu ölçekte daha görünür hâle geliyor.
## Programın merkezinde eğitim var
Festivalin güncel ağırlığı, konserlerle birlikte yürüttüğü eğitim programından geliyor. Ustalık sınıfları ve konser öncesi sanatçı buluşmaları, klasik müziğin çoğu zaman kapalı devre işleyen öğrenme düzenine daha geçirgen bir kapı aralıyor. Konservatuvar öğrencileri için uluslararası müzisyenlerle doğrudan çalışma ihtimali, yalnızca teknik aktarım anlamına gelmiyor; prova disiplini, repertuvar seçimi ve birlikte çalma kültürü gibi mesleğin görünmeyen taraflarını da paylaşılabilir kılıyor.
Bu hattın en somut duraklarından biri, festivalin Genç Yıldızları projesi olacak. Keman sanatçısı Deniz Yakın, çellist Beliz Güney ve kontrbas sanatçısı Çağatay Yurt; viyolacı Miguel Da Silva ve piyanist Caspar Frantz ile aynı konserde buluşacak. Genç icracıları ayrı bir sabah seansına ya da sembolik bir yan etkinliğe yerleştirmek yerine ana programın içine almak, festivalin en değerli tercihi. Böylece ‘geleceğin sanatçıları’ sözü uzak bir vaat olmaktan çıkıyor; bugünün sahnesinde risk alan, ustalarla aynı müzikal sorumluluğu paylaşan müzisyenlere karşılık geliyor.
## Türler arasında, dinleme biçimleri arasında
Programın perküsyon dörtlüsü sa.ne.na, Anatolian Clarinet Connection ve Alliage Quintett gibi farklı toplulukları bir araya getirmesi de oda müziğinin sınırlarını genişletme niyetini taşıyor. Bu çeşitlilik, klasik müziği tek bir tını idealine kapatmak yerine nefeslilerden vurmalılara, düzenlemelerden topluluk pratiğine uzanan çoğul bir alan olarak ele alıyor. Festival böylece, oda müziğinin yalnızca yaylılar ve piyano etrafında kurulmuş tarihsel imgesini yumuşatıyor.
İstanbul’un müzik hayatında süreklilik, çoğu zaman etkinlik sayısıyla ölçülüyor. Oysa daha belirleyici soru, hangi etkinliğin dinleyiciyle kalıcı bir ilişki kurabildiği. Altıncı yılında İstanbul Uluslararası Oda Müziği Festivali’nin önerisi tam burada anlam kazanıyor: Konseri tek gecelik tüketimden çıkarıp eğitim, sohbet, tekrar dinleme ve genç sanatçılarla temas etrafında çoğaltmak. Süreyya Operası’ndaki bu eylül buluşması, oda müziğinin küçük ölçeğinin kültürel etkisini azaltmadığını; doğru kurulduğunda tam tersine, şehrin müzik hafızasında daha derin bir yer açabildiğini gösteriyor.



