Borusan Contemporary, 19 Eylül’de Perili Köşk’te açacağı “Haunted” ile yapay zekâ sanatını tek başına bir ekran estetiği olarak değil, çağdaş görüntü kültürünün temel sorunu olarak tartışmaya açıyor. 15 Ağustos 2027’ye kadar sürecek koleksiyon sergisi; Rafael Lozano-Hemmer, Memo Akten, teamLab, Quayola, Daniel Canogar, DRIFT, Marco Brambilla ve Zimoun gibi yeni medya alanının belirleyici isimlerini Kemal Önsoy’un kâğıt üzeri çalışmalarıyla aynı düşünsel hatta buluşturuyor. Bu birliktelik, serginin asıl iddiasını da görünür kılıyor: Bugün görüntü artık yalnızca sanatçının ürettiği, izleyicinin baktığı bir nesne değil; verilerle işlenen, makinelerce yorumlanan ve davranışlarımızı yeniden biçimlendiren hareketli bir ortam.
Koleksiyonun yeni sorusu: Görüntü kimin hafızasıdır?
“Haunted”ın merkezinde, dijital çağın görünmez işlemleri var. Algoritmaların hangi imgeyi öne çıkaracağına karar verdiği, üretken sistemlerin hiç yaşanmamış sahneleri ikna edici biçimde kurabildiği bir zamanda sanat kurumlarının görevi yalnızca teknolojiyi sergilemek değil. Daha zor olan, bu teknolojilerin bakma ve hatırlama alışkanlıklarımızı nasıl değiştirdiğini açığa çıkarmak. Borusan Contemporary’nin yeni sergisi, bu nedenle yapay zekâyı bir gelecek vaadi ya da korku figürü olarak sunmak yerine, zaten içinde yaşadığımız görsel düzenin adı olarak ele alıyor.
Serginin Perili Köşk fikrinden hareket etmesi de yerinde. Buradaki “perili” hâl, geçmişten gelen romantik bir hayalet anlatısından çok, dijital sistemlerin izleyicinin fark etmeden kurduğu yakınlıkla ilgili. Ekranlarımızda beliren öneriler, yüz tanıma sistemleri, veri tabanlarında çoğalan kayıtlar ve otomatikleştirilmiş görüntüler; hayatımıza görünmeden yerleşen yeni varlıklar gibi işliyor. Sergi, mimari mekânın tarihsel çağrışımını çağdaş teknolojinin görünmezliğiyle çarpıştırarak, hayalet kavramını bugünün veri ekonomisine taşıyor.
Yeni medyanın gösterisinden posthüman estetiğe
Yeni medya sanatı uzun süredir izleyiciyi etkileşim, ışık, ses ve hareket yoluyla sergiye dahil ediyor. Ancak bu alanın bugünkü ağırlığı, deneyim tasarlamasından çok daha fazlasında yatıyor. Yapay zekâ ve veri teknolojileri, insanın dünyayı ölçme, sınıflandırma ve temsil etme yetkisini paylaşmaya başladığında, sanatın öznesi de değişiyor. “Haunted”, bu değişimi posthüman estetik fikri etrafında düşünmeye davet ediyor: İnsan artık görüntünün mutlak merkezi değildir; sensörler, yazılımlar, ağlar ve hesaplama süreçleri de imgenin kuruluşuna katılır.
Bu çerçevede Rafael Lozano-Hemmer’in katılımcı sistemlere dayanan pratiğiyle Memo Akten’in makine öğrenmesi ve doğa ilişkisini buluşturan işleri, yalnızca teknolojinin etkileyici kapasitesini değil, verinin şiirsel ve tedirgin edici yanını da hatırlatıyor. Quayola’nın hesaplamalı görme araştırmaları, teamLab’in çevresel ve sürükleyici düzenekleri ya da Zimoun’un mekanik ses dünyaları farklı araçlara yaslansa da ortak bir soruda buluşuyor: Bir görüntü ya da ortam, insan denetiminin dışına çıktığında hâlâ ne kadar “bizim” sayılabilir?
Kemal Önsoy’un varlığı neden belirleyici?
Serginin en dikkat çekici tercihiyse teknoloji temelli işlerin arasına Kemal Önsoy’un kâğıt üzeri çalışmalarını yerleştirmesi. Bu karar, dijital olanla geleneksel olan arasında kolay bir karşıtlık kurmuyor. Tersine, figürasyon ile soyutlama arasında salınan resimsel yüzeylerin de belirsizlik, çağrışım ve zihinsel görüntü üretimiyle çalıştığını gösteriyor. Böylece sergi, algoritmik imgenin yalnızca bilgisayar ekranında doğmadığını; modern ve çağdaş sanatın uzun zamandır algının kararsızlığı, görünür olanın eksikliği ve temsilin sınırlarıyla uğraştığını düşündürüyor.
Bu bağlam, “Haunted”ı Türkiye’de yapay zekâ etrafında hızla çoğalan yüzeysel teknoloji söyleminden ayırma potansiyeli taşıyor. Serginin gücü, izleyiciye makinelerin sanat yapıp yapamayacağı gibi dar bir soruyu dayatmasında değil. Asıl mesele, makinelerle birlikte değişen kültürel hafızanın nasıl kurulacağı. Bir koleksiyonun bu soruya yeni medya kanonunun önemli isimleriyle yanıt araması, İstanbul’daki kurumların dijital kültürü geçici bir trend olarak değil, kalıcı bir müze meselesi olarak ele almaya başladığını gösteriyor.
Bir teknoloji sergisinden daha fazlası
“Haunted”, Perili Köşk’ün mekânsal kimliğini güncel bir görsel rejim tartışmasına bağlarken koleksiyon sergisinin ne yapabileceğine dair de iddialı bir öneri getiriyor. Koleksiyon burada geçmişin güvenli birikimi değildir; yeni sorularla yeniden düzenlenen, farklı dönemlere ait işleri karşı karşıya getirerek bugünün kaygılarını görünür kılan canlı bir alan hâline geliyor. Sergiden geriye kalması beklenen en önemli soru da şu olabilir: Görüntüler çoğalırken, onları gerçekten gören, hatırlayan ve sorumluluğunu üstlenen kim olacak?



