Londra’daki Barbican’ın The Pit sahnesinde 9 Eylül’de başlayan “Our Eyes Looking for God”, operanın kimin hikâyesini, hangi seslerle ve hangi fiziksel dille taşıyabileceği sorusunu merkeze alıyor. TD Moyo’nun yazıp yönettiği, Renell Shaw’un bestelediği ve April Koyejo-Audiger’in librettosunu kurduğu yapıt, Siyah Britanyalı deneyimini soyut bir temsil başlığına dönüştürmek yerine iki genç erkeğin dostluğu, kaybı ve şiddetle kesilen hayatı çevresinde yoğunlaştırıyor. Böylece eser, çağdaş operanın güncel tartışmasını yalnız repertuvarın çeşitlenmesi düzeyinde değil, biçimin duygusal imkânları üzerinden açıyor.
Opera İçin Yeni Bir Ses Alanı
Yapıtın asıl iddiası, operayı klasik ses üretimi ile çağdaş müzik dilleri arasında basit bir karşıtlığa sıkıştırmamasında yatıyor. Rap, reggae, konuşma ritmi, lirik söyleyiş ve canlı enstrümanlar aynı dramatik zeminde buluşuyor. Bu birleşim, türler arası bir vitrin etkisi yaratmak için değil, gündelik konuşmanın aniden şiire, anının yas ritüeline, kutlamanın da tehdide dönüşebildiği bir hayat duygusunu sahneye taşımak için kullanılıyor. Bu tercih önem taşıyor; çünkü opera çoğu zaman büyük duyguların evi olarak kabul edilse de, o duyguların hangi toplumsal bedenlere ait sayıldığı uzun süre dar bir gelenek tarafından belirlendi. “Our Eyes Looking for God” bu mirası tümden reddetmiyor. Aksine, aryanın yoğunluğu, tekrarın törensel gücü ve müziğin söze sığmayan duyguyu genişletme kapasitesini bugünün siyah Britanyalı yaşamına yaklaştırıyor. Operanın ihtişamını küçültmeden, onu gündelik dilin, sokak hafızasının ve kırılgan erkeklik hallerinin yanına yerleştiriyor.
Yasın Yanında Neşe de Var
Eserin dikkat çekici tarafı, devlet şiddeti ve ırkçılık gibi ağır başlıklara yalnız travma görüntüleri üzerinden yaklaşmaması. Moyo’nun sahne evreninde sevgi, şakalaşma, stil, müzik zevki ve arkadaşlık; kaybın öncesinde kalan dekoratif ayrıntılar değil, doğrudan politik anlam taşıyan yaşama biçimleri. Bu nedenle sahnedeki neşe, trajedinin tonunu hafifleten bir unsur değil; şiddetin neleri yok ettiğini görünür kılan temel malzeme haline geliyor. Liverpoollu iki kuzenin çevresinde gelişen anlatı da bu çerçevede okunabilir. Hikâye, tekil bir felaketin nedenlerini açıklamaktan çok, şiddet gerçekleşmeden önce var olan bağları, beklentileri ve gelecek ihtimallerini hatırlatıyor. Sahne tasarımındaki eğilmiş sokak lambası, çizgilerle işaretlenmiş otomobil ve karanlıkta beliren bedenler; gerçekçiliğin güvenli alanından uzaklaşarak hafızanın parçalı işleyişine yaklaşıyor. Hareket yönetiminin rolü burada belirleyici: Bedenler yalnız karakterleri tamamlamıyor, bastırılmış korkuyu, kolektif dayanışmayı ve geri dönüp duran travmayı taşıyan ikinci bir anlatı katmanı kuruyor.
Temsil Değil, Biçim Meselesi
“Our Eyes Looking for God”un kültür-sanat açısından güçlü yanı, temsil meselesini yalnız sahnede kimlerin göründüğüyle sınırlamaması. Yapıt, müzik tiyatrosunun üretim biçimlerini de sorguluyor: Libretto gündelik ayrıntılarla şiirsel yükselişleri yan yana getirirken, oyunculuk ve şarkıcılık arasındaki geçişler geleneksel rol dağılımını bulanıklaştırıyor. Böylece seyirci, sahnedeki anlatıyı opera, tiyatro ya da konser gibi tek bir başlıkta tüketmek yerine, bu biçimlerin birbirini nasıl dönüştürdüğünü izliyor. Elbette bu geçişkenlik bir risk de taşıyor. Türlerin bir araya gelmesi, tek başına yenilik anlamına gelmez; müzikal dil ile dramatik gerilimin aynı yoğunlukta çalışması gerekir. Ancak Barbican’daki bu yeni yapımın kıymeti tam da bu riski görünür biçimde alması. Opera kurumlarının çeşitlilik söylemini sezon broşürlerinin dışına taşıyabilmesi için, yalnız yeni yüzlere değil yeni anlatı mimarilerine de ihtiyaç var. “Our Eyes Looking for God”, bu ihtiyacın estetik olarak da kamusal olarak da ertelenemeyeceğini gösteren güncel bir örnek.



