Christine Choy’un filmleri bu hafta New York’ta yeniden büyük perdede buluşuyor. 9-16 Eylül arasında gerçekleşen retrospektif, yönetmenin 1970’lerden 1990’ların başına uzanan üretimini bir anma çerçevesine hapsetmiyor; tersine, arşivin bugünkü hayata nasıl katılabileceğini soruyor. İşçi örgütlenmelerinden kadın mahpusların deneyimlerine, göçmenlikten savaşın böldüğü ailelere kadar uzanan bu filmler, belgeselin “geçmişi kaydetme” görevinden çok daha fazlasını üstlenmişti. Şimdi dijital olarak korunmuş kopyalarıyla geri dönmeleri, sinema tarihindeki boşlukların kendiliğinden kapanmadığını hatırlatıyor.
Bir yönetmenden fazlası: Kolektif bir sinema pratiği
Choy’un sinemasını tekil bir auteur hikâyesi olarak okumak eksik kalır. Onun üretimi, kamera arkasındaki emeği, mahalle örgütlerini, bağımsız dağıtım ağlarını ve birlikte düşünme biçimlerini görünür kılan bir kolektif pratiğin parçasıydı. Third World Newsreel ile kurduğu bağ, yalnızca filmlerin üretim koşullarını değil, kime ulaştıklarını da belirledi. Bu nedenle retrospektifin asıl gücü, filmleri bir başarılar dizisi gibi sunmamasında yatıyor: Choy’un kamerası, ana akım medyanın kısa süreli ilgiyle geçiştirdiği ya da tümüyle dışarıda bıraktığı hayatların yanında kalıyor.
Programda yer alan yapıtlar, Çin Mahallesi’ndeki emek ve barınma mücadelelerinden Attica cezaevi ayaklanmasının ardından oluşan politik atmosfere, Güneydoğu Asyalı mültecilerin yerleşim deneyimlerinden Kore’nin bölünmüş ailelerine uzanıyor. Bu geniş alan, filmlerin konularını dağınık hâle getirmiyor. Tam tersine, Choy’un temel sorusunu belirginleştiriyor: Devletin, medyanın ve resmî tarihin kolayca soyutladığı toplumsal meseleler, insanların gündelik hayatında nasıl bir bedel yaratır?
Koruma, yalnızca görüntüyü değil bağlamı da yaşatmak
Retrospektifin merkezindeki iki yeni koruma, From Spikes to Spindles ile Mississippi Triangle. İlk film, Çin kökenli Amerikalıların tarihini ve New York’taki taban örgütlenmelerini emek, ırkçılık ve kent dönüşümü ekseninde izliyor. İkincisi ise Mississippi Deltası’ndaki Siyah, Çinli ve beyaz toplulukların hayatına birbirinden farklı bakış noktalarıyla yaklaşıyor. Her iki yapıtın yeniden dolaşıma girmesi, restorasyonun yalnızca solmuş renkleri düzeltmek ya da sesi temizlemek olmadığını açıkça ortaya koyuyor. Korunan şey, filmin maddi taşıyıcısı kadar, o filmin kayda aldığı ilişkiler ağı ve seyirciyle yeniden kurabileceği karşılaşma ihtimali.
Bugün restorasyon söylemi çoğu zaman sinema kanonunun güvenli klasikleri etrafında dolaşıyor. Oysa Choy örneği, korunmaya değer olanın sadece estetik itibarı çoktan kabul edilmiş eserler olmadığını gösteriyor. Düşük bütçeli, kolektif üretimle gerçekleşmiş, farklı dolaşım kanallarında yaşamış politik belgeseller de sinema mirasının kurucu parçaları. Hatta tam da kırılgan üretim ve dağıtım koşulları nedeniyle, onların kaybı daha büyük bir tarihsel sessizliğe yol açabiliyor.
Geçmişe bakmak değil, bugünün seyircisini kurmak
Programın gösterimlere söyleşiler, tanıklıklar ve akademik buluşmalar eşlik edecek biçimde tasarlanması önemli. Çünkü Choy’un filmleri izleyiciyi nostaljik bir mesafeye çağırmıyor. Göç, sınır, ceza sistemi, emek sömürüsü ve savaş sonrası yerinden edilme gibi meseleler, filmlerin çekildiği dönemden farklı biçimler almış olsa da ortadan kalkmış değil. Bu süreklilik, yapıtları güncel bir haberin görsel eki hâline getirmiyor; onların biçimsel cesaretini ve etik tutumunu yeniden tartışmaya açıyor.
Christine Choy retrospektifi, sinema kültürünün yalnızca yeni filmleri keşfetme heyecanıyla ayakta kalmadığını söylüyor. Bazen en acil iş, zaten yapılmış ama yeterince dolaşıma girmemiş filmlerin yeniden görülmesini sağlamaktır. Büyük perdenin burada üstlendiği iş de basitçe daha iyi bir gösterim deneyimi sunmak değil: Geçmişte kayda alınmış mücadeleleri bugünün müşterek hafızasına yeniden yerleştirmek. Choy’un sineması, arşivin kapalı raflarda değil, seyircinin karşısında anlam kazandığını güçlü biçimde hatırlatıyor.



