Bozcaada Caz Festivali, 4-6 Eylül tarihlerindeki 10. edisyonunda adayı yalnızca konserlerin gerçekleştiği manzaralı bir arka plan olarak kullanmadı. Ayazma Manastırı, Habbele Beach, Salhane ve adanın farklı kamusal köşeleri; üç gün boyunca müziğin ritmiyle birlikte düşünmenin, dolaşmanın ve birbirine rastlamanın da mekânlarına dönüştü. Festivalin bu yıl seçtiği “Geçicilik” teması, programın en güçlü tarafını tarif ediyordu: Cazın doğaçlama hafızası ile bir adada bulunmanın kırılgan, mevsimsel ve geçip giden hali aynı sahnede buluştu.
Bir festivalin asıl sahnesi neden ada olur?
Türkiye’de festival deneyimi çoğu zaman ana sahne, büyük isim ve kapanış performansı ekseninde konuşuluyor. Bozcaada Caz Festivali ise onuncu yılında başka bir önerme kurdu: Müzik, belirli saatlerde başlayan konserlerden ibaret değil; dinleyicinin gün içinde kurduğu dikkat rejimiyle tamamlanan bir pratik. Bu nedenle program, akşam konserlerini gündüz gerçekleşen atölyeler, söyleşiler, DJ setleri, sergiler ve yürüyüşlerle çevreledi.
Bu yaklaşımın en değerli sonucu, dinleyiciyi tüketici konumundan hafifçe uzaklaştırması. Bir manastır bahçesinde konser dinlemek ile plajda bir DJ setine rastlamak, ardından ses üzerine bir atölyeye katılmak arasında kurulan geçişler; müziği tekil bir “etkinlik” olmaktan çıkarıyor. Ada bu noktada dekor değil, programın temposunu belirleyen bir ortak yaratıcıya dönüşüyor. Rüzgâr, mesafe, yürüyüş ve gün ışığının değişimi; konser saatlerinin dışında da kulağın açık kalmasını sağlıyor.
Cazın sınırlarını genişleten seçki
Onuncu yıl programı, caz etiketini korurken onun etrafındaki ses alanlarını da geniş tuttu. Çağıl Kaya, Korhan Futacı’nın BCF10 projesi, Gevende, İmajiner Zet, Pınar Tatlıkazan Quartet ve Önder Focan’ın ev sahipliğindeki yıl dönümü jam session’ı; bestelenmiş yapı ile anlık karşılaşma arasındaki farklı gerilimleri görünür kıldı. Photons, Mackwood, Danae Palaka ve Suzan Veneman gibi uluslararası konuklar ise festivalin yerel sahneye kapanmayan yönünü pekiştirdi.
Ancak seçkinin dikkate değer tarafı, uluslararası isimleri bir vitrin unsuru gibi sıralamamasıydı. Yerli müzisyenler, genç projeler, elektronik müzik üreticileri ve farklı kuşaklardan doğaçlamacılar aynı akış içinde konumlandı. Böylece festival, cazı yalnızca teknik yeterliliğin ya da nostaljik repertuvarın alanı olarak değil; güncel seslerin birbirine temas edebileceği açık bir dil olarak düşündü.
Bu açıklık özellikle jam session’larda anlam kazandı. Yıl dönümü vesilesiyle düzenlenen buluşmalar, festivalin en iddialı fikrini somutlaştırıyordu: On yılın hafızası arşivlik bir özetle değil, yeniden çalınan ve o anda değişen müzikle kurulabilir. Cazın tarihsel gücü de tam burada yatıyor; tekrarın içinde bile aynı kalmamakta.
Genç seslere yer açmak, festival kültürünü yenilemek
Bozcaada Caz Festivali’nin Salhane Sahnesi için yürüttüğü açık çağrı, bu yılın programını aşan bir meseleye işaret ediyor. Türkiye’de bağımsız müzisyenlerin sahneye erişimi hâlâ dağınık ağlara, sınırlı mekânlara ve kısa ömürlü görünürlüklere bağlı. Kariyerinin başındaki caz, deneysel ve doğaçlama müzik üreticilerine ayrılan alan, bu nedenle yalnızca yeni isim keşfetme vaadi taşımıyor; sahneye çıkmanın koşullarını yeniden tartışmaya açıyor.
Festivalin gündüz programındaki müzik sektörü odaklı konuşmalar da bu çerçeveyi genişletti. Müzikte kapı tutuculuk, yaratıcı girişimcilik, gece ekonomisi ve topluluk kültürü gibi başlıkların konser programıyla yan yana gelmesi önemliydi. Çünkü canlı müziğin geleceği yalnızca iyi performanslara değil; sanatçıların üretimlerini sürdürebileceği, dinleyicilerin güvenle erişebileceği ve bağımsız mekânların yaşayabileceği kültürel ekosistemlere bağlı.
On yılın bıraktığı soru
Bozcaada Caz Festivali’nin onuncu yılı, kutlama dilinden çok bir yöntem önerisi olarak okunmalı. Büyük şehirlerin yoğun takviminde müzik çoğu zaman yetişilmesi gereken bir gündem maddesine dönüşüyor. Ada ölçeğindeki bu festival ise dinlemeyi yavaşlatıyor; konseri günün geri kalanından, müzisyeni dinleyiciden, kültürel üretimi bulunduğu coğrafyadan ayırmamayı deniyor.
Geçicilik teması bu yüzden yalnızca şiirsel bir çatı değildi. Festival bittiğinde geriye kalan şey, üç günlük programın anıları kadar şu soru olmalı: Türkiye’de müzik festivalleri daha kalabalık ve daha yüksek sesli olmaktan başka nasıl büyüyebilir? Bozcaada’nın verdiği yanıt net: Daha fazla sahne kurmaktan önce, müziğin etrafında daha dikkatli bir birlikte yaşama alanı kurmak gerekiyor.



