İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nin 10 Ekim’de prömiyerini yapacağı “Afife”, Türkiye sahne sanatlarının en sert ve en kırılgan hikâyelerinden birini yeniden dansın alanına taşıyor. Turgay Erdener’in müziği ile Beyhan Murphy’nin libretto ve koreografisini bir araya getiren iki perdelik yapım, Afife Jale’yi yalnızca tiyatro tarihinin simgesel bir adı olarak değil, sahneye çıkmanın bedeli üzerine kurulmuş bir hafıza figürü olarak ele alıyor. Bu dönüş, yeni sezonun repertuvar hamleleri arasında özellikle dikkat çekici: Çünkü “Afife”, geçmişe saygı gösteren nostaljik bir biyografi olmaktan ziyade, sahnenin kadın bedeniyle, arzusuyla, yalnızlığıyla ve kamusal görünürlüğüyle kurduğu ilişkiyi bugünden düşünmeye elverişli bir yapı taşıyor.
## Bir biyografiden çok, sahne hakkı meselesi
Afife Jale’nin yaşamı, Türkiye’de modern tiyatronun kuruluş anlatısında çoğu kez bir başlangıç ânı olarak anılır. Ancak bu başlangıcın içinde yalnızca cesaret değil, yasaklar, dışlanma, sağlık sorunları ve ağır bir yalnızlık da vardır. Yeni bale prodüksiyonunun bu hayatı doğrusal bir başarı öyküsüne dönüştürmek yerine, karakterin dört ayrı dönemini dört dansçıyla kurması bu nedenle önemli görünüyor. Tek bir kahramanlık portresinden kaçan bu yapı, Afife’nin hayatını parçalı bellek, rüya ve travma üzerinden okumaya imkân tanıyor.
Balenin anlatısında son yılların Bakırköy’de geçen karanlık evresi de belirleyici bir yer tutuyor. Böylece sahne, yalnızca ilk adımın coşkusuna değil, sanatçı olmanın toplumsal ve kişisel maliyetine de bakıyor. Dansın söze ihtiyaç duymadan taşıyabildiği şey tam burada devreye giriyor: Bedendeki gerilim, tekrar eden hareket, düşüş ve uzaklaşma; tarihsel bir karakteri açıklamaktan çok onun içinde yaşadığı basıncı duyulur kılabilir. “Afife”nin asıl iddiası da bu duygusal coğrafyayı yeniden kurabilmesinde yatacak.
## Beyhan Murphy’nin koreografisinde hafıza ve kırılma
Beyhan Murphy’nin koreografik dünyası, anlatıyı süsleyen hareketlerden çok, hareketin kendi dramaturjisini önemseyen bir çizgide ilerliyor. “Afife”nin yeniden sahnelenmesi de bu yaklaşım için verimli bir zemin sunuyor. Tarihsel kişilikleri dansa aktarmanın en büyük riski, onların hayatını görsel bir illüstrasyona çevirmektir. Buna karşılık Murphy’nin kurduğu çoklu Afife yapısı, karakteri sabitlemek yerine bölüyor; gençlik, tutku, sahne arzusu, yıkım ve hatırlama aynı bedende değil, farklı bedenlerde yankılanıyor.
Bu tercih, eserin kadın sanatçı imgesine daha geniş bir yerden yaklaşmasını sağlayabilir. Afife burada tekil bir istisna, erişilmez bir öncü ya da yalnızca trajik bir ikon olmaktan çıkar; sahneye ait olma hakkı için mücadele eden kuşakların ortak gölgesine dönüşür. Günümüz dansı açısından bakıldığında bu, biyografiyi temsil etmekten daha güçlü bir öneridir: Tarihi bir kişiyi canlandırmak yerine, onun açtığı çatlağın bugün hâlâ kapanmadığını göstermek.
## Erdener’in müziğiyle çağdaş bir repertuvar tavrı
“Afife”nin yeni prodüksiyonu, İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nin yerli bestecilerin eserlerini büyük sahne ölçeğinde yeniden dolaşıma sokma iradesi bakımından da anlam taşıyor. Turgay Erdener’in müziği, dramatik yoğunluğu ve çağdaş tını dünyasıyla koreografiye salt eşlik eden bir katman değil; anlatının ruh hâllerini biçimlendiren temel öğelerden biri. Dekorda Efter Tunç, kostümde Bahar Korçan, ışıkta Cem Yılmazer ve video tasarımında Aisha Hajiyeva’nın yer aldığı yaratıcı ekip de yapımın dönem dekoru kurmakla yetinmeyeceğine işaret ediyor.
Eserin 1998’de Ankara Devlet Opera ve Balesi tarafından sahnelenmesinin ardından İstanbul’da yeni bir yorumla geri dönmesi, repertuvarın yaşayan bir miras olarak ele alınması demek. Klasiklerin tekrarı kadar, yakın tarihin yerli yapıtlarını yeni sahne teknolojileri, yeni dansçı kuşakları ve değişen seyirci deneyimiyle sınamak da bir kurumun sanatsal hafızasını belirler. “Afife”, bu açıdan bir anma projesinden fazlasını vaat ediyor.
## Geçmişin değil, bugünün sorusu
Afife Jale’ye dönmek, yüz yılı aşan bir mesafeden güvenli bir hayranlık üretmek olmamalı. Asıl soru, sahnede görünmenin bugün kimler için hâlâ bir mücadele olduğudur. Kadınların sanat kurumlarındaki temsili, çalışma koşulları, beden politikaları ve yaratıcı karar süreçlerindeki yerleri tartışılırken “Afife”nin hikâyesi güncelliğini koruyor. Bale, bu güncelliği didaktik bir dile yaslanmadan açığa çıkarabilirse, yapıtın etkisi prömiyer gecesinin ötesine taşınacaktır.
Bu nedenle “Afife”, yeni sezonun takvimindeki bir başlık olarak değil, Türkiye sahne sanatlarının kendi geçmişiyle kurduğu ilişkinin sınandığı bir karşılaşma olarak okunmalı. Sahneye ilk kez çıkmanın tarihsel ağırlığı ile bugün sahnede kalabilmenin zorluğu arasında uzanan çizgi, hâlâ tamamlanmış değil. Yeni prodüksiyonun güçlü ihtimali, o çizgiyi dansla görünür kılmasında.



