May el-Toukhy’nin Woman Unknown filmi, 12 Eylül’de 83. Venedik Film Festivali’nin Altın Aslan’ını kazanırken savaş sonrası Avrupa anlatılarına alışılmış kahramanlık çerçevesinden değil, bir kadının saklamak zorunda kaldığı geçmişten baktı. Filmin başrolündeki Mathilde Arcel’in En İyi Kadın Oyuncu Volpi Kupası’na değer görülmesi de bu bakışın yalnızca tematik değil, oyunculuk ve anlatı düzeyinde de festivalin merkezine yerleştiğini gösterdi. Venedik’in en büyük ödülü, bu kez savaşın bittiği yerde başlayan bir toplumsal hesaplaşmaya gitti.
Barışın ardından kalan şiddet
Woman Unknown, Nazi işgalinden kurtulan Danimarka’da geçiyor. Ancak filmin ilgilendiği dönem, kurtuluşun coşkusundan çok onun hemen ardından gelen ahlaki bulanıklık. İşgal yıllarında bir Alman subayla ilişkisi olduğundan şüphelenilen Marie’nin hayatı, çevresindeki insanların yargıları ve kendi geçmişiyle kurduğu kırılgan denge üzerinden izleniyor. Böylece film, “işbirlikçi” sözcüğünün kolayca kapattığı dosyayı yeniden açıyor: Savaş koşullarında verilen kararları kim, hangi güvenlikle ve hangi hakla yargılar? Bu soru, dönem filmlerinin çoğu kez başvurduğu kesin iyi-kötü ayrımını da zedeliyor. El-Toukhy’nin kurduğu dünya, işgalin bitmesiyle temizlenmiyor; tersine, yeni bir düzenin kurulduğu anlarda kadınların bedenleri, ilişkileri ve sessizlikleri üzerinden işleyen bir cezalandırma mekanizması görünür hâle geliyor. Marie’nin hikâyesi tekil bir mağduriyet anlatısına indirgenmeden, savaşın toplum içindeki iktidar ilişkilerini nasıl yeniden dağıttığını araştırıyor.
Tarihin kenarında bırakılan kadınlar
Savaş sonrası hafıza çoğu zaman erkeklerin askerî ya da siyasal rollerine göre örgütlenir. Direnişçiler, askerler, liderler, hainler ve kahramanlar bu hafızanın belirgin yüzleridir. Woman Unknown ise tarihsel anlatının daha belirsiz alanına, hayatta kalmak için pazarlık edenlerin dünyasına giriyor. Kadınların işgal yıllarındaki deneyimi yalnızca romantik ilişki, sadakat ya da ihanet gibi dar başlıklara sıkıştırıldığında; ekonomik zorunluluklar, sınıfsal konumlar, bakım emeği ve korku görünmez kalıyor. Marie’nin hikâyesi bu görünmezliği bir gerilim unsuru olarak kullanıyor. Geçmişinin açığa çıkması ihtimali, karakterin bugünkü hayatını tehdit eden soyut bir korku değil; gündelik davranışları, ev içindeki konumu ve geleceğe dair kurduğu beklentileri biçimlendiren somut bir basınç. Bu nedenle film, savaşın yalnızca cephede yaşanmadığını hatırlatıyor. Tarih, evin içinde; bir düğün hazırlığında, bir iş ilişkisinde, mahalle bakışında ve söylentinin dolaşımında da çalışmayı sürdürüyor.
Altın Aslan’ın işaret ettiği yön
Woman Unknown’un Altın Aslan zaferi, Venedik seçkisinde büyük tarih anlatılarının hâlâ canlı olduğunu; fakat bu anlatıların ancak bakış açısını değiştirdiğinde gerçekten yenilenebildiğini düşündürüyor. Film, İkinci Dünya Savaşı’nı yeniden canlandıran gösterişli bir dekor arayışından ziyade, savaşın insanların karakterlerinde bıraktığı tortuyla ilgileniyor. Bu tercih, dönemi güncel bir siyasal alegoriye zorla çevirmeden bugünün izleyicisine yaklaştırıyor. Mathilde Arcel’in aynı filmle aldığı Volpi Kupası da anlatının yükünün karakterin iç dünyasında toplandığını vurguluyor. Marie, tarihsel bir fikri temsil eden simgesel bir figür olmaktan çok, geçmişi hakkında konuşamadıkça daha fazla tanımlanan bir kadın. Filmin gerilimi de burada doğuyor: Bilinmeyen, karakterin kimliği değil; toplumun onu hangi hikâyeye zorlayacağı. Venedik’teki sonuç, Woman Unknown’u yılın festival rotasında güçlü bir referans noktasına yerleştiriyor. Daha önemlisi, filmin başarısı savaş sonrası sinemasının yalnızca zaferi, yıkımı ve yeniden inşayı değil; kurtuluşun kimin için gerçekten özgürlük anlamına geldiğini de anlatması gerektiğini söylüyor. El-Toukhy’nin filmi, tarihin en yüksek sesli anlarının ardında kalan sessizliği merkeze alarak bu soruyu açık bırakıyor.



