2026 Pushkin House Book Prize’ın Sophie Pinkham’ın The Oak and the Larch: A Forest History of Russia and its Empires adlı kitabına verilmesi, son dönemin en dikkat çekici edebiyat dışı kitap tartışmalarından birini büyütüyor: Bir ülkenin tarihini merkezî iktidarın koridorlarından değil, ağaçların, yolların, sınırların ve orman içinde yaşamış toplulukların hafızasından okumak mümkün mü? Pinkham’ın kitabı, Rusya’yı yalnız Moskova ya da Petersburg merkezli bir siyasî tarih olarak ele almak yerine, ormanı kültür, mitoloji, sömürgecilik, savaş ve çevre tarihi arasında dolaşan geniş bir anlatının omurgasına yerleştiriyor.
Ödülün açtığı alan: Edebiyat ile tarih arasındaki geçirgen sınır
2013’ten bu yana İngilizce yayımlanan; Rusya, Sovyetler Birliği ve imparatorluk etkisi altındaki coğrafyalar üzerine çalışan kurmaca dışı kitapları görünür kılan Pushkin House Book Prize, bu yılki tercihiyle edebiyatın dolaşım alanını da genişletiyor. Ödül, yalnızca bir tarih kitabını öne çıkarmıyor; edebî metinler, halk anlatıları, yerel hafıza ve ideolojik dilin tarih yazımındaki rolünü birlikte düşünen bir çalışmayı merkeze alıyor. Bu yönüyle kitap, “edebiyat” başlığını yalnız roman, şiir veya eleştiriyle sınırlamayan; anlatının bilgi üretimindeki yerini önemseyen bir yaklaşımın işareti sayılabilir.
Pinkham’ın çerçevesinde orman, romantik bir manzara unsuru olmaktan çıkıyor. Sibirya’nın ele geçirilmesi, yerli halkların yaşam alanları, devlet eliyle yürütülen doğa düzenleme projeleri, Kafkasya’daki askerî operasyonlar ve Ukrayna’daki savaşın coğrafi koşulları aynı ekolojik zeminde yan yana geliyor. Böylece doğal çevre, tarihin arka planı değil; tarihin yönünü belirleyen, iktidarın müdahalesine direnen ya da ona açılan başlıca aktörlerden biri olarak görülüyor.
İmparatorluğun dili, coğrafyanın dili
Kitabın asıl önemi, imparatorluk fikrini yalnız sınırların genişlemesiyle açıklamamasında yatıyor. Ormanların kesilmesi, yeniden düzenlenmesi, ulaşım hatlarına bağlanması ya da askerî denetim için dönüştürülmesi; devletin toprakla kurduğu ilişkinin somut biçimleri olarak beliriyor. Bu perspektif, imparatorluğun dilini harita, askerî strateji ve hukuk kadar kereste, bataklık, av sahası ve yangın üzerinden de okumayı öneriyor.
Edebiyat burada iki ayrı işleve sahip. Bir yandan orman, Rus yazınında ulusal tahayyülün güçlü imgelerinden biri olarak izleniyor; öte yandan anlatılar, resmî tarihin dışarıda bırakabildiği duyguları ve yerel deneyimleri taşıyor. Bu çift yönlü yapı, kültürel hafızanın yalnız arşiv belgelerinde değil, masallarda, şiirde, seyahat yazısında ve doğaya ilişkin tasvirlerde de biriktiğini hatırlatıyor. Kitabın ödülle birlikte daha geniş bir okur çevresine ulaşması, çevre beşerî bilimleri ile edebiyat incelemeleri arasındaki bu bağı güçlendirebilir.
Türkiye’de çeviri yayıncılık için bir imkân
Türkiye’de iklim krizi, madencilik, yangınlar, su politikaları ve kırsal dönüşüm etrafındaki tartışmalar yoğunlaşırken, doğayı tarihsel ve kültürel bir özne gibi ele alan kitapların çevirisi ayrı bir değer kazanıyor. The Oak and the Larch’ın Türkçeye kazandırılması, yalnız Rusya üzerine çalışan okurlar için değil, mekânın edebiyatta nasıl kurulduğunu tartışmak isteyenler için de anlamlı bir açılım yaratabilir. Çünkü kitap, uzak bir coğrafyanın ormanlarını anlatırken daha genel bir soruyu canlı tutuyor: Toprak üzerinde iktidar kurmanın hikâyesi, hangi sesleri ve hangi hayatları görünmez bırakır?
Pushkin House’un seçimi, güncel yayıncılık dünyasında kurmaca dışının artan ağırlığına da işaret ediyor. Büyük siyasî anlatıların yıprattığı kavramlar karşısında, çevreyi, yerel hafızayı ve kültürel üretimi aynı kitapta buluşturan çalışmalar yeni bir okuma yöntemi öneriyor. Bu yöntemde orman, yalnız geçmişin tanığı değildir; geçmişin nasıl anlatılacağına müdahale eden canlı bir arşivdir.



