62. Chicago Uluslararası Film Festivali’nin 23 Ekim’de açıkladığı ödüllerde Altın Hugo, Valeska Grisebach’ın The Dreamed Adventure adlı filmine verildi. Almanya, Fransa, Bulgaristan ve Avusturya ortak yapımı film, yalnızca yılın dikkat çeken festival başarılarından biri olduğu için değil, sinemanın coğrafyayı nasıl bir hikâye ve karakter meselesine çevirebildiğini yeniden gösterdiği için önemli. Grisebach, Bulgaristan’ın Türkiye ve Yunanistan sınırlarına yakın Svilengrad çevresinde kurduğu dünyada, kaçakçılık ağlarının, geçmişten kalan hesapların ve gündelik hayatın iç içe geçtiği bir sınır kasabasını izliyor.
Sınır, Manzaradan Çok Bir Dramaturji Unsuru
The Dreamed Adventure’ın merkezinde arkeolog Veska yer alıyor. Veska, geçmişinden tanıdığı Said ile yeniden karşılaştığında, kişisel hafızanın yanı sıra kasabanın sakladığı ekonomik ve ahlaki ilişkilerle de yüzleşmek zorunda kalıyor. Bu çıkış noktası ilk bakışta suç anlatısına yakın görünse de filmin asıl ilgisi olayların hızında değil; insanların birbirine bakışında, susuşunda, birbirlerini tanıma biçiminde yoğunlaşıyor.
Sınır coğrafyası burada yalnızca haritadaki çizgilerden ibaret değil. Bir yandan sürekli geçip giden kamyonların, ticaretin ve kayıt dışı dolaşımın baskısını taşıyor; diğer yandan orada yaşayanların yerinden ayrılamama hâlini görünür kılıyor. Türkiye’nin hemen yakınındaki bu bölgenin Avrupa sinemasında başlı başına bir anlatı alanına dönüşmesi, filmin yerel bir hikâyeyi daha geniş bir eşitsizlik ve hareketlilik sorusuna bağlamasını sağlıyor. Grisebach’ın kamerası sınırı egzotikleştirmiyor; onu, gündelik hayatın içine sızmış bir belirsizlik rejimi olarak ele alıyor.
Western’in Ardından Başka Bir Tür Hafızası
Grisebach, 2017 tarihli Western ile yine Bulgaristan’da, güç ilişkilerini erkeklik kodları ve mekân üzerinden tartışmıştı. Yeni filminde de tür sinemasının mirasını devralıyor; ancak bu kez western duygusunu gangster hikâyesi, soruşturma anlatısı ve kasaba portresiyle birlikte yeniden kuruyor. Veska’nın kararlılığı, klasik tür filmlerindeki yalnız kahraman figürünü çağrıştırsa da karakterin gücü silahlı bir eylemden ya da keskin zaferlerden değil, bakmayı ve direnerek kalmayı bilmesinden doğuyor.
Bu tercih, filmi alışıldık suç anlatılarından ayırıyor. Grisebach çözümden çok atmosferle, büyük açıklamalardan çok ilişkilerin tortusuyla çalışıyor. Yer yer profesyonel olmayan oyuncuların taşıdığı doğal ritim de bu yaklaşımı destekliyor. Kasabadaki konuşmalar, küçük jestler ve bekleme anları, olay örgüsünün arka planı değil; filmin asıl malzemesi hâline geliyor. Böylece sinema, dışarıdan bakıldığında sessiz görünen bir yerin kendi içindeki gerilimini duyulur kılıyor.
Festival Ödülünün İşaret Ettiği Dünya Sineması
Chicago’daki sonuç, büyük ödüllerin yalnızca görünür isimleri ya da kolay tüketilen anlatıları öne çıkarmak zorunda olmadığını hatırlatıyor. Festivalin uluslararası uzun metraj yarışmasında verilen Altın Hugo, sabırlı anlatımıyla izleyiciden zaman talep eden bir filmin geniş yankı bulabileceğini gösteriyor. Aynı seçkide uluslararası yarışmanın diğer önemli ödüllerinin de kadın sinemacılara ve kadın oyunculara gitmesi, dünya sinemasındaki farklı üretim biçimlerinin görünürlüğü açısından ayrıca anlamlı.
The Dreamed Adventure’ın asıl gücü, sınır bölgesini bir haber başlığına ya da suç dekoruna indirmemesinde yatıyor. Film, arkeolojiyi de yalnızca Veska’nın mesleği olarak kullanmıyor; toprağın altındaki katmanlarla insanların sakladığı geçmiş arasında sessiz bir bağ kuruyor. Bu nedenle Grisebach’ın filmi, Avrupa’nın doğu ucundaki bir kasabayı anlatırken bugünün sinemasına daha geniş bir soru yöneltiyor: Merkezden uzakta kalmış hayatları, onları temsil etme telaşına kapılmadan gerçekten görebilmek mümkün mü?



