İsviçre’nin Riehen kentindeki Fondation Beyeler, 26 Eylül’den itibaren kapılarını aşamalı biçimde genişletilmiş bir müze yerleşkesine açıyor. Haber yalnızca Peter Zumthor imzalı üç yeni yapının tamamlanmış olması değil; Renzo Piano’nun 1997 tarihli müze binasının etrafında büyüyen kültürel alanın, sergi izleme alışkanlığını yeniden tarif etmesi. Yeni Wyss Müzesi, Ammann Pavyonu ve Erlen Kapı Evi; restore edilen tarihî yapılarla, halka açılan parkla ve yıl boyunca dönüşecek bir sergi düzeniyle birlikte düşünülüyor. Böylece mimari, sanat eserlerini barındıran nötr bir kabuk olmaktan çıkıp ziyaretin temposunu, karşılaşmalarını ve dış mekânla ilişkisini kuran asli aktöre dönüşüyor.
Bir ek bina değil, dolaşım biçimi
Beyeler’in genişlemesi, bugün kültür yapılarının karşılaştığı temel soruya dikkat çekiyor: Koleksiyonu büyütmek için daha fazla metrekare yeterli mi, yoksa müzenin kent ve peyzaj içindeki davranışını mı değiştirmek gerekir? Zumthor’un tasarladığı Wyss Müzesi üç kata yayılan yaklaşık 1.500 metrekarelik sergi alanı getiriyor. Ancak projenin ağırlığı bu sayısal artışta değil; eski ve yeni müze binaları arasındaki geçişlerin, park içindeki durakların ve farklı ölçekteki kamusal alanların birlikte çalışmasında yatıyor. Piano’nun yapısı, geniş cam yüzeyleriyle zaten çevresindeki tarım peyzajını sergi deneyiminin parçası kılan bir mimari kurmuştu. Zumthor’un müdahalesi bu ilişkiyi kopyalamaktan çok çoğaltıyor. Yeni binanın Y biçimli planı, mevcut yaşlı ağaçlara yer açacak şekilde kurgulanmış. İçerideki galeriler manzarayı dekoratif bir arka plan olarak sunmak yerine, bakışı tekrar tekrar parka yönlendiriyor. Müze rotası bu nedenle duvarlar arasındaki doğrusal bir ilerleyişten ziyade, içerisi ile dışarısı arasında kurulan kesintili bir ritme dönüşüyor.
Tarihi yapıların ikinci hayatı
Genişlemenin en güçlü taraflarından biri, yeni yapıları tek çözüm olarak görmemesi. Yerleşkedeki koruma altındaki tarihî binalar eğitim atölyesi, müzik salonu, küçük ölçekli proje alanı ve sera gibi işlevlerle yeniden kullanıma açılıyor. Bu tercih, kültür kurumlarının sıkça düştüğü “ikon yapı” refleksine karşı daha katmanlı bir model öneriyor. Mimari değer taşıyan mevcut yapılar korunurken, yalnızca geçmişin tanıkları olarak bırakılmıyor; üretim, öğrenme, dinleme ve gündelik buluşma için etkin mekânlara çevriliyor. Özellikle müzik salonunun bir dinleme alanı olarak düşünülmesi, müze deneyimine düşük sesli ama önemli bir genişlik katıyor. Sanat izleme pratiği burada yalnızca görsel karşılaşmaya bağlı değil. Atölye, sera, salon ve küçük sergi mekânı; büyük galerinin tekil otoritesini dağıtan ölçekler yaratıyor. Bu yaklaşım, kültür yapısının programını sergiden ibaret saymayan güncel müzecilik anlayışıyla örtüşüyor: Ziyaretçi, bir koleksiyon turunun tüketicisi değil; farklı sürelerde kalabilen, tekrar gelebilen ve mekânı değişik biçimlerde kullanabilen bir katılımcı olarak ele alınıyor.
Parkın kamusallaşması neden belirleyici?
Projenin asıl kamusal hamlesi, daha önce özel olan tarihî park bölümünün erişime açılması. Bu karar, Beyeler’in park alanını neredeyse iki katına çıkarırken koruma altındaki peyzajı müzenin sınır çizgisi olmaktan kurtarıyor. Yüzyıllık ağaçlar, çayırlar ve su öğeleri artık yalnızca binanın çevresindeki manzara değil; sanat, mimarlık ve gündelik kullanım arasında aracılık eden ortak zemin. Açılış sergisi “Constellations” da bu yaklaşımı mimari programla birleştiriyor. Yaklaşık 230 yapıt, Piano’nun müzesi, Zumthor’un yeni binası, genişleyen park ve dönüştürülen tarihî mekânlara dağılıyor; serginin bazı bölümleri mevsimlere göre değişecek. Böylece sergileme, sabit odalara yerleştirilmiş eserlerin düzeninden ayrılıp zamanla birlikte yeniden kurulan bir konstelasyona dönüşüyor. Bu, mimarlığın eserler için doğru ışığı ve iklimi sağlamaktan ibaret olmayan rolünü görünür kılıyor: Yapı, eserler arasındaki ilişkiyi ve ziyaretçinin belleğinde kalacak güzergâhı da tasarlıyor. Beyeler’deki genişleme, büyük müzelerin geleceği için kesin bir reçete sayılmaz. Yine de güçlü bir hatırlatma sunuyor: Kültür kurumları büyürken yalnızca koleksiyonlarını değil, kamuyla temas ettikleri eşikleri de çoğaltabilir. Yeni galeriler, restore edilmiş küçük yapılar ve erişime açılan peyzaj aynı kurum içinde birbirini dışlamadan var olabiliyorsa, mimarlık da temsil gösterisinin ötesine geçerek kültürel yaşamın altyapısına dönüşebilir.


