Antalya’da 11-13 Eylül arasında ilk kez düzenlenen Likya Yolu Uluslararası Film Festivali, kapanışında En İyi Ulusal Uzun Metraj ödülünü Bingöl Elmas’ın 2025 yapımı belgeseli “Yeni Han”a verdi. Bu sonuç, yeni bir festivalin yalnızca ödül dağıtan bir takvim maddesi olarak kalmadığını düşündürüyor. Çünkü festivalin “yol” eksenine yerleştirdiği filmler arasında “Yeni Han”, yolculuğu romantik bir hareket imgesinden çıkararak İstanbul’un Aksaray semtinde sıkışan hayatların gündelik düzenine bakıyor. Bir yerden başka bir yere varma fikrinin, bazen uzun bir bekleme ve belirsizlik hâline geldiğini hatırlatıyor.
Yol, bu kez manzara değil eşik
Likya Yolu’nun tarihsel ve coğrafi çağrışımı, sinema için kolaylıkla kartpostallık bir fon hâline gelebilirdi. Festivalin seçkisi ise daha zor bir istikamet önerdi: Yolculuk, göç, dayanıklılık, doğa ve kültürel miras gibi başlıkları birbirinden koparmadan ele aldı. Antalya Kültür Sanat’taki ücretsiz gösterimlerde ulusal ve uluslararası filmlerin aynı programda buluşması, bu temayı tek bir ülkenin ya da tek bir estetiğin sınırına hapsetmedi.
Bu yaklaşımın asıl değeri, yol fikrini varışla ölçmemesinde yatıyor. Belgeselde Aksaray, farklı coğrafyalardan gelen insanların resmi işlemler, çalışma izinleri, okul kayıtları ve geçici barınma arayışları arasında kurduğu bir eşik olarak beliriyor. “Yeni Han”ın dikkatini çeken şey, büyük kentlerin çoğu zaman görünmez kıldığı bu ara bölge: İnsanların yan yana yaşadığı, fakat birbirine gerçekten değemediği bir mekân. Böylece film, göçü yalnızca sınır geçişleriyle ilgili bir mesele olmaktan çıkarıp şehir içindeki mesafeler üzerinden düşünmeye açıyor.
Belgeselin baktığı şehir
Bingöl Elmas’ın filmi, Aksaray’ı tek bir kimliğe indirgemiyor. Semtin gündelik ritminde farklı diller, dükkânlar, mutfaklar ve bürokratik ihtiyaçlar birbirine karışırken; bu hareketlilik aynı zamanda tedirginlik, önyargı ve kırılgan komşuluk biçimleri de üretiyor. Belgeselin merkezi tam burada kuruluyor: Bir hanın çevresinde örgütlenen hayat, hem dayanışmanın hem de dışlanmanın mekânı olabiliyor.
Bu bakış, Türkiye belgeselinin kent anlatıları açısından da anlamlı. İstanbul çoğu zaman hız, dönüşüm, nostalji ya da yıkım imgeleriyle filme alınır. “Yeni Han” ise kenti, resmî belgelerin ve gündelik emeğin içinden okuyor. Kamera için dramatik bir zirve aramak yerine, yaşamın sürekli ertelenen tarafına yaklaşıyor. Bu tercih filmin meselesini büyütüyor: Mültecilik deneyimini soyut bir toplumsal başlığa çevirmek yerine, kapı önlerinde, iş takiplerinde, kiralık odalarda ve komşu bakışlarında görünür olan somut bir zaman hâline getiriyor.
Yeni bir festival için doğru başlangıç
Likya Yolu Uluslararası Film Festivali’nin ilk edisyonu, beş yarışma kategorisinde filmleri buluşturdu; ayrıca Babacan Taşdemir adına verilen jüri özel ödülü Filistinli yönetmen İsmail Abu Hatab’ın “Gökle Deniz Arasında” filmine gitti. Uluslararası uzun metraj ödülünü Victoria Hely-Hutchinson’ın “Tatil”i, ulusal kısa film ödülünü ise Atakan Yılmaz’ın “Merhaba Anne, Benim, Lou Lou”su aldı. Bu dağılım, festivalin yalnızca uzun metraj merkezli bir vitrin kurmak istemediğini gösteriyor.
Yine de “Yeni Han”ın ödülü, festivalin yönünü en açık biçimde işaret ediyor. Yol temalı bir sinema buluşmasının güçlü tarafı, yolun kendisini yüceltmek değil; hareket hâlindeki hayatların taşıdığı eşitsizlikleri, hafızayı ve müşterek yaşama ihtimalini görünür kılmak olabilir. Antalya’daki bu ilk buluşma, sinema kültürünün büyük festivallerle sınırlı olmadığını; küçük ölçekli ama dikkatli kurulmuş programların da yeni seyir ilişkileri yaratabileceğini söylüyor. “Yeni Han” ise bu ilişkinin en zor sorusunu perdede bırakıyor: Aynı şehirde yaşayanlar, birbirlerinin hayatına ne kadar yaklaşabiliyor?



