36. Akbank Caz Festivali’nin bu yılki programı, İstanbul’da cazın yalnızca büyük salonlarda karşılaşılan seçkin bir repertuvar olmadığını yeniden hatırlatıyor. 26 Eylül’de başlayan festival, 11 Ekim’e kadar şehrin farklı yakalarına, kulüplerine, kültür merkezlerine ve alternatif sahnelerine dağılıyor. Bu yayılımın en dikkat çekici düğümü ise 29 Eylül’de gerçekleşen Caz Kulüpleri Gecesi oldu: Aynı akşam Nardis Jazz Club, Asa Khai ve Bova’da birbirinden ayrı estetik yönelimlere sahip müzisyenlerin sahne alması, festivali bir program listesinden çok kent içi bir dinleme ağına dönüştürdü.
Tek merkez yerine çoğul sahne
Festival denince akla hâlâ tek bir ana sahne, kalabalık bir açık hava alanı ya da gün boyu süren yoğun bir takvim geliyor. Oysa cazın İstanbul’daki canlılığı uzun süredir daha küçük ölçekli mekânların devamlılığıyla ölçülüyor. Festivalin bu yıl farklı adresleri aynı anlatının parçası yapması, dinleyiciyi sadece sanatçı seçmeye değil, mekân seçmeye de çağırıyor. Bir konseri izlemek için Beyoğlu’na, Kadıköy’e ya da Şişli çevresine gitmek; sesin akustiği, izleyiciyle kurduğu mesafe ve gecenin temposu üzerinden değişen ayrı deneyimler anlamına geliyor.
Bu yaklaşım, cazın doğaçlamaya dayalı karakteriyle de uyumlu. Müzik, her mekânda aynı eserleri çalsa bile aynı biçimde duyulmuyor. Kulübün loşluğu, sahnenin dinleyiciye yakınlığı, konser öncesi ve sonrası karşılaşmalar, repertuvar kadar belirleyici hâle geliyor. Festival böylece şehri yalnızca konserlerin arka planı olarak kullanmıyor; İstanbul’un farklı müzik çevrelerini birbirine bağlayan etkin bir unsur hâline getiriyor.
Caz Kulüpleri Gecesi’nin önerdiği yakınlık
29 Eylül programında Barış Doğukan Yazıcı Quintet’in Marko Churnchetz ile Miles Davis’in yüzüncü yaşına adadığı çalışma, Rişe Özkan’ın Sheila Jordan’a saygı konseri ve Öner Karaçuha Quartet’in performansı aynı saate yerleşti. Bu çakışma, ilk bakışta dinleyici için zor bir tercih gibi görünebilir. Ancak asıl anlamı, festivalin tek bir doğru rota dayatmamasında yatıyor. İstanbul’daki caz dinleyicisi, o gece bir yıldız konserinin etrafında toplanmak yerine, üç ayrı kulübün kapısında üç farklı hafıza ve yorum biçimiyle karşılaştı.
Burada önemli olan, geçmişe dönük saygı programlarının nostaljiye kapanmaması. Miles Davis ya da Sheila Jordan gibi güçlü figürlere uzanan repertuvarlar, genç ve orta kuşak müzisyenlerin sahnede nasıl bir dil kurduğuyla değer kazanıyor. Festivalin kulüplere açılan hattı, caz tarihini vitrinde duran bir miras olarak değil, yorumlandıkça yaşayan bir ortak alan olarak ele alıyor. Bu da Türkiye’deki caz sahnesinin yalnızca uluslararası isimleri ağırlayan değil, kendi müzisyenleri için süreklilik üreten bir ekosistem kurabildiğini gösteriyor.
Yeni kuşağın görünür olduğu bir şehir ritmi
Festivalin ilk günlerinde Corda Quintet ve Ada Canata gibi genç isimlerin programda yer alması, bu ekosistemin başka bir yüzünü açığa çıkardı. Yarışmalar, konservatuvarlar, bağımsız üretim süreçleri ve yurtdışı eğitim deneyimleri aracılığıyla gelişen müzisyenlerin festival sahnesine çıkması, yalnızca kariyer basamağı olarak okunmamalı. Bu görünürlük, İstanbul’daki dinleyicinin yeni üretimle düzenli biçimde temas kurması için de gerekli.
36. Akbank Caz Festivali’nin asıl başarısı, cazı geniş bir tür etiketi altında toplamakta değil; dinleme biçimlerini çoğaltmakta aranmalı. Elektronik dokulardan çağdaş doğaçlamaya, anma gecelerinden ustalık sınıflarına uzanan program, şehrin müzik hayatında farklı ölçeklerin birlikte var olabileceğini savunuyor. Büyük salonların prestiji ile küçük kulüplerin kırılgan ama vazgeçilmez enerjisi arasındaki bağ güçlendikçe, festival de takvimdeki yıllık bir uğraktan daha fazlasına dönüşüyor: İstanbul’un müziği nasıl dolaşıma soktuğunu gösteren canlı bir haritaya.


